DÜNYADA TÜRK DILI

osz6t1

İlk Türk dilcisi ve ayni zamanda ilk Türkolog sayılan Kaşgarlı Mahmut 11. yüzyıldaki Türk boyları hakkında bilgi verirken, “Türkler aslında 20 kabiledirler ve her kabilenin de çok sayıda dalları vardır ki, onların sayesini ancak Allah bilir” der.

Kaşgarlı Mahmut’un 11. yüzyıldaki Türk boy adlarından bazıları bugün de ayni adla yasarken (Kiriz, Tatar, Başkurt gibi), bazı adlar ise yalnız bugünkü boyların tarihi boy grubu adi olarak hatırlanıyor (Oğuz, Kıpçak, Karluk gibi). Bazı boy adları ise, çoktan tarih sahnesinden çekilmişler (Peçenek, Basil, Yemek gibi). Kaşgarlı Mahmut’un saydığı Türk boy adlarının birçoğu da 8. yüzyıldaki Orhun yazıtlarında geçmekteydi. Kaşgarlı Mahmut Türk boylarının dil özelliklerinden bir bölümü hakkında da Divan’ında iyi bir dilci dikkati ile bize bilgi aktarıyor.

Kaşgarlı Mahmut’tan tam 8 yüzyıl sonra 19. yüzyıl sonlarında Alman asili Rus Türkolog’u Wilhelm Radloff Türk lehçeleri Edebiyatından örnekler serisi antolojilerinde özellikle Güney Sibirya ve Altay bölgesindeki çok sayıda Türk boylarının ağızlarından derlenmiş halk edebiyatı örneklerine, 4 ciltlik Türk Ağızları (Diyalektleri) Sözlüğünde de onların söz varlığına yer vermiştir (Koy bal, Kaçın, çelim, Soyan, Altay-Kiki gibi).

Görüldüğü gibi, Türk boyları ve onların konuşma dillerinin sayısı tarih boyunca tam olarak tespit edilemeyecek kadar çok olduğu gibi, bugün de çoktur. Türkoloji çalışmalarının bugünkü düzeyinde bile, biz Türk dilinin bütün kolları ve onların alt-kollarını hepimizi tatmin edecek yeterlikte ayırt ederek topluca sıralama imkân ve bilgisine sahip değiliz.

Türkiye’de sıkça kullanılan Türk lehçeleri teriminin tam anlamı benim için o kadar açık ve belirgin değil.  Astelik, Türk lehçeleri dediğimiz zaman bugün dünyanın çeşitli yörelerinde yasayan ve genel bir Türk dilinin kollarından birini kullandığı varsayılan toplulukların konuşma ve yazı dillerinden hangilerini bu Türk lehçeleri terimi içinde toplayacağımızı da yüzde yüz kesinlikle bilmediğimi burada itiraf etmeliyim. Büyüden, konuşmamın başında genel olarak Türk dili, Türk lehçeleri, Türk şiveleri, Türk ağızları, Türk dilinin kolları terimlerinden ne anla sildiğini yine bir kez sizlerle tartışmak istiyorum.

Türkçe ve Türk dili terimleri bizde, yani Türkiye’de, biri dar, ikincisi geniş olmak üzere iki ayrı anlamda kullanılıyor. Dar anlamda bugün Türkiye’deki konuşma ve yazı dilini Türkçe ve Türk dili diye adlandırıyoruz. Geniş anlamda ise, Türkiye’deki Türk dili ile birlikte yeryüzündeki başka Türk konuşma ve yazı dillerini de topluca Türkçe ve Türk dili diye karşılıyoruz.

Reşit Rahmeti Arat Türk dilinin kollarını sınıflandırmada lehçe ve şive terimlerini kullandı. Çuvaşça ve Yakutçayı Türk dilinin lehçeleri ve geri kalan Türk dil kollarını ise Türk dilinin şiveleri diye ikiye ahirdi. Hocamız Muharrem Ergin bu sınıflandırmaya bağlı kalırken, Saadet Çağatay Türk dilinin bütün kolları için yalnız lehçe terimini kullandı. Türkiye’deki başka Türkologlar ya lehçe terimini yeğleyerek “Türk Lehçeleri” sözünü veya şive terimine bağlı kalarak “Türk Develeri” sözünü kullanıyorlar. Talat Tekin ise, batıdaki Türkologlara uyarak “Türk dilleri” terimi üstünde ısrar etmektedir. Tekin ayrıca, Çuvaşçayı Türk dillerinden ayırarak, “Çuvaş-Türk Dilleri” diye bir sınıflandırmaya gidiyor.

Eski Sovyetler Birliği’nde Türk dilinin kolları için “Türk dilleri” terimi kullan ilmişti, bu gelenek SSCB dağıldıktan sonra da bağımsızlıklarına kavuşan Türk cumhuriyetleri ile Rusya Federasyonu içinde yasayan Türk boyları tarafından da artık benimsendiğinden, onlar “Türk dilleri” veya “Türki diller” terimlerini sürdürüyorlar. Değişik Türk yazı dillerinde ağız (yani diyalekt) karşılığı olarak ise, çoğunlukla lehçe, az olarak ise şive terimine başvuruluyor. Bu “dil” ve “lehçe” terimlerinin Türkiye’de ve Türkiye dışında birbirinden farklı anlamlarda kullanımları dolay isiyle Türkiyeli dilciler ile eski Sovyet sisteminde yetişmiş dilciler arasında zaman zaman tatlı tartışmalar ve anlaşmazlıklar çekiyor. Eski SSCB’sindeki Türk boylarının temsilcisi dilciler bazen biraz alıngan bir tavırla “Siz bizim dilimizi küçümseyerek lehçe (yani ağız) durumuna düşürüyorsunuz!” diye üzüntülerini dile getiriyorlar.

Tabii ki, burada biraz onların ve biraz da bizim karşılıklı kabahatimiz var. Biz Türkiye’de kendi konuşma ve yazı dilimiz için çekinmeden sadece “dil” terimini kullanırken, didarda da Türkiye Türkçesini “Türk dili” (TÜRKİŞ langura) diye tanıştırıyoruz. Ancak, bir Azeri, bir Özbek veya bir Tatar kendi ana dili için “Azeri dili”, “Özbek dili” veya “Tatar dili” terimine başvurdu mu, aceleyle atılarak, “Yok, bu yanlıştır, Azeri dili yok, Azeri Türk lehçesi var!” diye ısrar ediyoruz. Bu ise, ister istemez Türkiye dışındaki Türk boylarının arasında bizim biraz “üstünlük” tasar-ladinîmiz kanişini yaygınlaştırıyor. Sanki bizimkisi “Türk dili “de, onlarınki “bizim birer lehçemiz” gibi!

Hele şive terimini “lehçe” anlamında tamamen bırakmamız gerektiği görüsündeyim. Bizde de “şivenin ikinci anlamı ağız veya aksandır: İstanbul şivesi (yani İstanbul aksanı), Laz şivesi, Külhanbeyi şivesiyle gibi. Türk boylarının çoğu da kendi anadillerinde şive terimini ağız (diyalekt) anlamında kullanıyorlar.

Lehçe terimi eskiden bazı Türk yazı dillerinde bizim bugün anladığımız “Türk dilinin kolları” anlamında kullan ilmişti. Mesela, Özbek dilcilerinden Abdürrauf Fıtrat 1920 sonlarındaki eserlerinde “şive” ve “taramak” (yani kol, dal) terimlerini kullandı: “Bizinin tiklimiz yalpı Türk tiklinin koç bir tarağıdır.” (Bizim Dilimiz genel Türk dilinin geniş bir koludur). Ancak, Fıtrat gibi şuurlu dil bilginleri ve aydınlarının 1937-1940 yılları arasında öldürülmesinden sonra, Sovyetler Birliği’nin başka yerlerinde olduğu gibi Özbekistan’da da “Türk dilleri” veya “Türki diller” terimleri yerleşti.

Ben bu konuşmamda su “lehçe” kelimesi dünyadaki bütün Türk boyları tarafından anlaşılan ortak bir terime dönüşene kadar, ‘Türk lehçeleri” terimi yerine, “Türk dilinin kolları” terimini kullanmanın daha doğru olacağı görüsündeyim. Bunun yanında çeşitli Türk yazı (yani edebi) dillerini de vurgulamak için de, Türkiye Türkçesi için ‘Türk yazı dili”, başkalar için “Özbek yazı dili”, “Kazak yazı dili”, “Çuvaş yazı dili” diye “yazı dili” (veya “edebi dil”) terimini, yeri gelince de kısaca Türkçe, Azerice, Tatarca, Uygurca adlarını kullanabiliriz.

Bizdeki gibi “dil, lehçe, ağız” olarak üçlü sınıflandırma birçok yabancı dil ve Türk dilinin başka kollarında yok. Onlarda yalnız “dil ve ağız (yani lehçe)” “langura ant diyalekt” ikili sınıflandırma vardır.

Bu “dil mi, lehçe mi” tartışmasını şimdilik burada bırakarak, genel olarak modern dilbilimde de “dil ve ağız” konusunun oldukça tartışmalı ve karmaşık olduğunu, dil ile ağız arasındaki ayrımın her zaman o kadar da iyi yapılamadığını hatırlatmak isterim. Günümüz Amerikalı dilbilimcilerinden NOTAM Chomsky “Dil Hakkında Bilgi: Onun Tabiatı, Kökeni ve Kullanılışı” adli çalışmasında, dil ile ağız arasındaki ahirimin aslında sos yo-politik bir olgu olduğuna işaret ederken, Mac Weinreich adli dilciye atfedilen aşağıdaki espriyi hatırlatır: “Bir dil ordu ve deniz kuvvetlerine sahip bir acizdir!” Biz burada bu cümledeki kelimelerin siyasini biraz değiştirerek, anlamını daha da belirginleştirebiliriz: “Bir ağız orduya sahip olduğu zaman dil olur!” Chomsky ayni eserinde dilin sos yo-politik boyutuna değinerek, “Biz Çincede n bir dil olarak söz ederiz, hâlbuki çeşitli Çin ağızları birbirinden Roman dilleri kadar apayrıdırlar. Biz Alman ve Hollanda dillerinden apayrı iki dil olarak söz ederiz, hâlbuki Almancanın bazı ağızları Hollandacaya yekindir ve Almancaya anlaşılmayacak derecede uzaktır.” der.

Chomsky dil ve ağız arasındaki ahirimin temelde sos yo-politik boyutuna gönderme yaptığı halde, bu konuyu daha detaylı olarak islemez. Biz burada sunu belirtebiliş: Dilbilimde asli olan “Konuşma Dili’dir. Yani sosyolojik bir varlık olan dil elbette insan topluluklarında ilk önce konuşma dili olarak doğar, o topluluğun sosyal gelişmesine paralel olarak gelişerek kültürel boyut kazanır ve politik olaylar sonucunda ise ağız durumundan dil düzeyine yükselerek yazı diline sahip olur. Bunun örneklerini dünyadaki türlü dillerin gelişmesinde görebildiğimiz gibi, kendi dilimizin tarihinde de açık-seçik olarak yakından izleyebiliriz.

Türk dilinin bugün ayrıntılı olarak inceleyebildiğimiz en eski örnekleri 8. yüzyıldaki Orhun yazıtlarıdır. Hiç kimse Orhun yazıtlarındaki dilin bir ağız, yani dar anlamda yalnız Göktürklerin bir ağzı olduğunu iddia edemez. Hâlbuki bu yazıtlardan öğrendiğimiz gibi o sıralarda çok sayıda Türk boyu Göktürk devleti içinde ve etrafında yasadığı halde, onlar ayrı ayrı yazı dillerine sahip değillerdi. 8. yüzyılda Türk boyları birbirinden az veya çok farklı ağızlarda konuştukları halde, tek bir yazı dili etrafında birleşmişlerdi ve bu da tabii ki Göktürk devletinin yazı dili olan Orhun Türkçesi diye bugün tanımladığımız Türkçe yani Türk yazı dili idi. Bizim o yazıtlarda bugün okuduğumuz yazı dili belki de o sıradaki Türk ağızlarından birisi veya bir ikisi üzerinde temellenmişti. Bunu bugün kesinlikle bilemezsek de, bildiğimiz tek nokta artık o yazıtlardaki dilin bir yazı dili olduğu ve kendisinden çekmiş olduğu ağız veya ağızlardan apayrı bir dil olduğudur. Yani bir veya birden fazla ağız Göktürk devleti içindeki sos yo-politik değişmelere paralel olarak bir yazı diline dönüşmüştür.

Daha sonraki yüzyıllarda Eski Uygurca, Karamanlıca, Haremce, Kapçakça, Çağatayca (veya Müşterek Orta Asya Türkçesi ya da Doğu Türkçesi) diye adlandırdığımız Türk yazı dilinin tarihi dönemlerinin ortaya çekisi yine türlü yüzyıllarda Türk boylarının çeşitli yerlerdeki sos yo-politik gelişmelerine simsimi bağlıdır. Bu sadiğimiz Türk yazı dili dönemlerinde elbette çok sayıda Türk ağızı konuşma dili olarak varlıklarını sürdürüyordu.

Buna karşılık, 14. yüzyıl baslarında İtalyan ve Alman misyonerleri tarafından derlenmiş Cide Cumanicus’taki dil ve edebiyat malzemesi Kuman Türklerinin yazı dilinin değil, konuşma dilinin özelliklerini bize ulaştırmaktadır.

Türklerin Anadolu’daki sos yo-politik etkinliği özellikle 13. yüzyılda artmaya başlaması- ndan sonra burada ortaya çıkan yazı dili Orta Asya ve Volga-Ural bölgelerindeki Doğu Türkçesi yazı dili geleneğinden koparak ayrı ve bağımsız bir yazı dili olarak gelişmeye başladı ve bu edebi dilde elbette Anadolu’daki Oğuz Türkçesi ağızlarının yani konuşma dilinin özellikleri etkin rol oynadı. Böylece, 13. yüzyıla kadar Türk boylarının birbirinden farklı konuşma dillerinin üzerinde ortak bir yazı dili durumunda olan Ortak Türk yazı dili, Anadolu’daki bu gelişmeyle Doğu Yazı Dili ve Bati Yazı Dili olarak ikiye parçalandı. Eğer Osmanlı Devletindeki resmi yazı dili, Anadolu’daki Oğuz konuşma dili özelliklerine değil de, Orta Asya’dan gelen Ortak Türk Yazı Dili geleneğine dayanarak sürseydi, Türk yazı dilinin tarihi gelişimi elbette başka bir boyutta olacaktı. Anadolu’daki yeni yazı dili de daha sonraları, özellikle 18. yüzyılda birbirinden oldukça farklı iki yazı dili, yani biri Osmanlı devletindeki Türkiye Türkçesi ile öbür ur Azerbaycan’daki hanlıklarda gelişen Azerice yazı dili olarak olarak ayrılmaya baslar. Bunda elbette İran’daki Safariler Devleti ile Osmanlı Devleti arasındaki siyasi çekişmelerle uzun savaşlar ve Kuzey Azerbaycan’daki küçük hanlıklardaki sos yo-politik gelişmeler etkin olmuştur.

Yirminci yüzyılda da Türk dilinin Iran ve Afganistan’daki kolları birer modern yazı diline dönüşemeden ağız veya konuşma dili olarak kalırken, eski Sovyetler Birliği’ndeki kollarının ise çok sayıda modern Türk yazı dilleri olarak ortaya çekisini da sos yo-politik açıdan açıklayabiliriz. 19. yüzyılda Radloff’un dil malzemesi derlediği sıralarda sadece birer konuşma dili olan Sibirya’daki çeşitli Türk ağızları Sovyet döneminde türlü dönemlerde yazı dili oldular, türlü dönemlerde de yazı dili özelliğini yine sos yo-politik sebeplerden dolay yitirerek tekrar birer konuşma dili veya ağız durumuna geldiler. Zaten, Moskova’nın resmi dil siyaseti Türk dilinin eski SSCB’deki çeşitli kollarının son 70 yıl içindeki gelişmelerinde etkin rol oynayan inkar edilemez sos yo-politik bir olgudur.

Orta Asya’daki aydınlar çar müstemlekeci liginden kurtularak Sovyet rejiminden önce orada arzu ettikleri bir Türkistan devletini kurabilselerdi, kısa bir süre içinde bir Türkistan Türkçesi veya bir Türkistan Türk yazı dili ortaya çekmiş olur ve bunun sonucunda bugünkü Kazakça, Karakal- pakça, Kırgızca, Özbekçe ve Türkmence bu Türkistan Türk yazı dilinin birer ağzı durumunda kabirdi. Yani Orta Asya’da tek ve güçlü bir Türkistan devletinin var olması, bizim bugünkü Türkoloji bilgilerimizi altüst etmeye yeterli olurdu. Nitekim 1920’lerde Orta Asya’dan politik sebeplerden dolay yurt dışına çıkarak Afganistan, Türkiye ve Bati Avrupa ülkelerine giden Kazak, Kiriz, Özbek ve Türkmen aydınları Paris, Berlin ve Münih şehirlerinde çıkardıkları 1929 ile 1990 yılları arasındaki yayınlarında Türkistan Türkçesi veya kısaca “Orta Ti” denilen bir yazı dili kullandılar. Bu Türkistan Türkçesi bir devlet dili düzeyine çıkamadığı için o dil malzemesi bugün bizim elimizde yalnız Avrupa’daki Türkistanlı göçmenlerin yazı dili, yani “bir göçmen yazı dili” olarak bulunuyor.

Ayni şekilde, 1920’lerde Türkiye ile Azerbaycan birleşerek tek bir devlet kursalardı, Azerice artık bir yazı dili değil, Türkiye’nin ağızları durumunda olacaktı. Tipik Erzurum, Kars ağızlarını biz Anadolu ağızları olarak ele alıyoruz. Eğer bu bölgeler Türkiye Cumhuriyeti değil de, Azerbaycan Cumhuriyeti toprakları içinde yer alsaydı, Erzurum ve Kars ağızları Azericenin ağızları sayılacaktı.

Yazı dili ve devlet siyaseti arasındaki siki bağlantı konusunda yakın geçmişten iki örnek verebiliriz: Hakas canin bir ağzı sayılan Dekorca 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl baslarında yazı dili olarak gelişerek 1944’e kadar kullanıldı. 1939’da Dağlık Deriye Muhtariyetinin ortadan kaldırılma- sinden sonra Hakas yazı dili yaygınlaştı. Günümüzde ancak çevrimiçi yakın Dekor anadilini biliyor ve onların yalnız dokuyuz kadarı günlük hayatta Derci yalnız konuşma dili olarak kullanıyor. Dekorların yazı dili ise artık Hakas’adır.

Siyasi devletin ortadan kaldırılmasıyla yazı dilinin son bulmasına ikinci bir örneği de Harezmî bölgesinden verebiliriz. Bugün Özbekistan Cumhuriyeti sinirleri içerisinde yer alan Harezmî bölgesinde 17. ve 20. yüzyıllar arasında Hicve Hanlığı vardı ve 1920 yılında Harezmî Cumhuriyeti kuruldu. Bu cumhuriyette yayınlanmış kitap ve dergiler üzerinde yaptığım bir ön araştırma ile 1920 ile 1924 yılları arasında Harezmî Cumhuriyeti’nde o sıralardaki Buhara Cumhuriyeti’ndeki Özbekçe yazı dilinden oldukça farklı bir Harezmî yazı dili geliştirilmiş olduğunu fark etmiş ve bunu 1985 yılındaki 5. Milletler Arası Türkoloji Kongresi’nde “Bugüne Kadar Az Tanınan Harezmî Türk Edebi Dili ve özellikleri” adli bir bildiri ile sunmuştum. 1924 yılında Türkistan’daki Buhara Cumhuriyeti gibi Harezmî Cumhuriyeti’nin de ortadan kaldırılmasıyla bu Harezmî yazı dili de son bularak, yerini bugünkü Özbek yazı diline birikmiştir. Yani, 1920’ler başında ayrı bir yazı dili olma durumunda olan Haremce, bugün artık Özbekçenin Oğuz ağızlarını teşkil eder ve Harezmî bölgesinde yasayanların “konuşma dili” olarak var ligini sürdürmektedir. Bugün Özbekistan Cumhuriyeti’nin Harezmî bölgesinde yasayan kimseler kendilerini hem Özbek saymakta hem de yerel kimlik olarak “Haremli” diye tan imliyorlarsa da, bu “Haramilik” bir millet kimliği düzeyinde değildir. Ama eğer 1925’te Özbekistan kurulmayıp, Orta Asya’da Harezmî ve Buhara Cumhuriyetlerinin sürmesine Sovyet yöneticileri izin verselerdi, bugün biz belki ayrı ayrı Haremli ve Buharalı “millet kimlikleri veya başka bir sos yo-politik gelişmeyle “Türkistanlı Türk” millet kimliği ile karşılaşırdık. Yazı dilleri olarak da Özbekçe yerine “Haremce” ve “Buhara’ca” Türk yazı dilleri var olurdu.

Türk dilinin ortak yazı dili geleneğinin tarih boyunca gelişimi ile Türk dilinin çeşitli kollarının konuşma dili olarak gelişimi hiç bir zaman birbirine paralel olma mistir. Bu yüzden Türk dilinin çeşitli kollarını tasnif etme, yani sınıflandırma isi oldukça güçtür. Kaşgarlı Mahmut’tan günümüze kadar çok sayıda dilci Türk dilinin kollarının genel sınıflandırılması üzerinde denemeler yapmışlardır. Özellikle en başarılı sınıflandırma denemeleri sayılan Samoyloviç, Arat, Poppe, Baskakov, Benzing, Menges, Doerfer, Tekin’in sınıflandırma denemeleri dilbilim açısından hâkli olarak ses değişmelerine dayanırlar. Ancak bu denemelerin hepsi de bir dereceye kadar az veya çok başarılı olsalar da, hiç biri mükemmel değildir, eksiklikleri vardır. Çünkü Türk dilinin geçmişteki ve günümüzdeki bütün kollarının genel bir sınıflandırmasını yapmada, bazı dil kollarının konuşma dili ile yazı dili arasındaki belirgin ses ve yapı ayrılıkları engel oluyor. Örnek vermek gerekirse, Sibirya’daki Türk dilinin kollarından Tuvaca, Hakas’ça ve Altay canin ve Orta Asya’daki Özbekçenin yazı dillerinin imlası (ya zilimi) ile standart konuşma dili telaffuzu arasında ayrılıklar var. Günümüz Özbekçesinin standart konuşma dili ile Özbekistan’daki ağız gruplarının büyük çoğunluğunda genel Türk dilindeki normal “a” ünlüsü varken, yazı dilinde bu “a” ünl. Ü fonemi çoğunlukla Kiril alfabesindeki “o” harfiyle yazılmakta ve Türkologların bir bölümü bunu Özbekçede “a” ünlüsünün dudaksillasmasi diye yanlış yorumlamaktalar. Ayni şekilde, birçok yabancı Türkolog ile Türkiye- e’deki bazı dilciler bugünkü Özbek Kiril alfabesinde i, ö, ü ünlüleri için ayrı harfler olmadığından, çağdaş Özbek yazı dili ve standart konuşma dilinde bu fonemlerin kaybolmuş oldukları gibi yanlış kanıya varıyorlar ve bunu da Özbeklerin dilinin Farsça dili etkisiyle genel Türkçedeki ünlü uyumunu kaybetmiş olduğu ile açıklıyorlar. Özbekçeye Stalin’in tamamen politik sebeplere dayanan buyruğuyla Rus dilcileri tarafından ilki 1934 ve ikincisi 1938’de uygulanan yanlış ve eksik alfabe böyle yanlış görünüm vermektedir. Hâlbuki ta 1920’lerde buy ürk Özbek dilcisi Fıtrat ve nihayet 1980’lerden itibaren yayınlanan Özbek Edebi Dili gramer kitapları ve telaffuz sözlüklerinde Özbekçe yazı dili ve standart konuşma dilinde genel Türkçenin 9 ünlüsü, yani a, açık e ile kapalı e ( E9), i ile i, o ile ö, u ile ü fonemlerinin var olduğu ısrarla belirtilmiştir.

Oldukça karisi gibi görünen bu konuyu yalnız anahtarları ile ve birkaç örnekle burada anlatmaya çeliştim. Bugün Türk dilinin dünyadaki çeşitli kollarını inceleme ve araştırmada bu sos yo-politik boyutu gözerdi etmememiz gerektiğini bir kez daha vurgulamak isterim.

Sözlerime burada son vermeden çok önemli bir duyuruda bulunmak istiyorum: Bugün Türk konuşma ve yazı dillerinden biri olan Karaimce yok olmak üzeredir. Rusya, Ukrayna, Litvanya’da yasayan Karaimlerin sayısı 2200 kişi kadardır ve bunların ancak çok az bir bölümü, belki 100 kişi ana dilini konuşabilmekte ve daha az bir kısmi yazabilmektedir. Litvanya’da Trakit bölgesinde yasayan Karaylar (yani Karaim Türkleri) bir Litvanya bankasında dillerinde ders kitapları bastırmak 20 ve kenesi dedikleri sinagoglarını tamir etmek için maddi yârdim sormaktalar. Bu Karaim konuşma ve yazı dilini kurtarma çabalarına biz de katkıda bulunarak, sos yo-politik bir olguyu hızlandırabiliriz.

Türk Dil Kurumu, Ankara, 3 Ekim 1996

Benzer yazılar...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.