istanbulun dönüşü
         M.Ö. 3000 yıllarına kadar uzanan Fikirtepe Kalıntıları baz alındığında İstanbul, dünyanın en eski yerleşim mekânlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. 667 yılında Megaralı Byzans’ın Sarayburnu’na yerleşimi bugünkü İstanbul’u oluşturmuştur. M.S 11.yüzyılda şehir, Romalıların eline geçmesi ile birlikte, dünya kenti olma özelliği kazanır. Şehre ismini veren Constantinus, şehri yeniden planlayarak Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapmıştır.
Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesinden sonra İstanbul Doğu Roma’nın
başkenti olarak kalmıştır.

                İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesinden sonra ise Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olmuştur. Bizans başkenti olan İstanbul’un Roma’ya göre çoğulcu bir karakteri vardı çünkü doğu ile batının kesişme noktasında kurulmuştu.

Fetihten sonra Müslüman nüfusun kente yerleşmesi ile birlikte şehrin çoğulculuk karakteri daha derin bir anlam kazanmıştır. Bu tarihten sonra İstanbul bütün kültürlerin olduğu gibi bütün dinlerin de buluşma noktası haline gelmiştir.

                 Fatih Sultan Mehmet şehrin çoğulcu yaşantısına herhangi bir müdâhelede bulunmamış, çoğulculuğun gelişmesi için şehrin yerli nüfusunu korumuş, onların yaşama ve ibadet haklarını muhafaza etmiştir.

                  Fatih Sultan Mehmet Anadolu’dan, iç göç esasına göre, İstanbul’a yerleşimi teşvik etmiş, fetih esnasında elli bin olan nüfus kısa sürede iki yüz binlere yükselmiş, bugün ‘İstanbullu’ dediğimiz insanların nüvesini de o gün İstanbul’a yerleşenler teşkil etmiş, binlerce yıldır İstanbul’da yaşayan İstanbullularla kaynaşarak, bugünkü İstanbul kültürünün oluşmasına katkıda bulunmuşlardır.

                   İstanbul’un gelişmesi sadece nüfus artışı ile sınırlı değildir. Bizzat Padişah’nın direktifleriyle geniş imar faaliyetleri başlatılmış, yeni mekanlar ve bu yeni mekanlarda camiler, yollar, medreseler yapılmış, zamanla kendi içersinde bütünlüğü olan semtler ve mahalleler oluşturulmuştur. Hepsinden önemlisi imar faaliyetleri yürütülürken İstanbul’un tabiatına azamî derecede dikkat edilmiştir. Sarayburnu, Sultanahmet silüetine bakılınca bu hassasiyet anlaşılır. Silüet  doğal bir tepe gibidir, imar faaliyetlerinden dolayı  çirkinleşmemiş, güzelleşmiştir.
İstanbul’un fetih sonrasında iki yüz bin olan nüfusu Kanuni’den sonra dörtyüz bine çıkmış, yüzyılın başında ise yapılan bir araştırmada, bu sayının, bir milyon civarında olduğu söylenmiştir. Bu nüfusun %50’si Müslüman,%50’si gayrimüslimlerden oluşmaktaydı. Azınlık nüfusu ise sırasıyla Rumlar, Ermeniler ve Yahudilerden oluşuyordu.

               Tarihi İstanbul’un kâbusu 1950’li yıllarda başlayan göç olmuştur. Sanayileşme hamlesine kalkışan Türkiye’nin lokomotifi (öncelikli sanayi merkezi) İstanbul’dur artık. Fabrikaların işçi açığı Anadolu’dan karşılanmaya başlanınca göçle gelenlerin yerleşim talepleri ortaya çıkmış, bu talep o kadar hızlı ve yoğun olmuştur ki şehir yönetimi, kontrolü elden kaçırmıştır. M.Ö 3000 yılında kurulan İstanbul’un tarihinde elli yıl çok az bir süredir, fakat nüfusu bir milyondan oniki milyona çıkmış İstanbul’a, her yıl bir Gaziantep şehri eklenmiştir.

                  “Şehirlerin ,tarihi ve kültürel kimliklerinden dolayı,dönüştürme özellikleri vardır.” yargısından yola çıkarsak bir şehre gelen insanlar, süreç içersinde, o şehrin bir parçası olurlar. İstanbul’a göçün baş döndürecek derecede çok olması, İstanbul’a göç edenlerin referans alacak ve davranışlarını özdeşleştirecek ‘şehirli’ bulamamalarına sebep olmuştur, göç ile gelenler için ‘ideal modeller’ kendilerinden birkaç yıl önce gelen, ekonomik anlamda imkân sahibi olmuş kişilerdir.

İstanbul halkının tarihle ve tarihi dokuyla yabancılaşması, dünyanın gözbebeği olan bu şehrin harap olmasına neden olmuştur. Bu şehir, uzun yıllar talan edilecek bir arsa olarak görülmüştür.

                 Bugün, İstanbul, demografik anlamda doyuma ulaşmış, büyümenin son sınırına yaklaşmıştır, bundan böyle her yıl bir Gaziantep nüfusunu kendisine dahil edemez.

İstanbul’un elli yıllık göç/yerleşim tarihinin son on yılı şehrin kendine gelme çabaları ile geçmiştir. Bugünkü şehir yönetimi, başlangıçta, baş edilemez gibi görülen alt yapı problemlerinin üstesinden gelineceğine kanaat getirmiştir. Temiz hava, su, yollar, arıtma tesisleri, kavşaklar, yeşil alan çalışmaları ve ağaçlandırma faaliyetleri modern batı şehirleri ile boy ölçüşecek niteliğe ulaşmıştır. 

               Sonuç olarak,kent dönüştürülmüşmüş sıra kentlinin dönüşmesine gelmiştir bunun yolu kentlilik bilincinden geçmektedir.    

 

SEO by AceSEF
Bugün458
Dün3808
Bu Ay72212
Toplam2466093
Şu anda 53 konuk çevrimiçi