BİLGİSAYARIN TARİHİ

35jxp1t

Bilgisayarın tarihi 2000 yıl kadar önce abaküsün icadıyla başladı.Hepimizin ilkokuldan tanıdığı abaküs, tahta bir çerçeveye takılı çubuklardan ve bu çubuklara geçirilmiş boncuklardan oluşuyor. Bu boncukların sağa sola ettirilmesiyle, kullanıcı temel kuralları kullanarak dört işlem problemlerini çözebiliyordu. Abaküsün pek çok farklı çeşidi var ve soroban adı verilen Japon abaküsleri Japonya’da ve Uzak Doğu’da bazı bölgelerde esnaf tarafından hala kullanılıyor.

Tarihten ilginç bir gerçek:12 Kasım 1946’da ABD ordusu Gazetesi sponsorluğonda Tokyo’da bir müsabaka düzenlendi. Hız ve doğruluğun test edildiği, japon abaküsünü bir Japon’un ve elektrikli hesap makinesini kullanan bir Amerikalı’nın yarıştığı bu müsabakayı abaküs kazandı!

Dünyanın en küçük abaküsü, 1997’de IBM Laboratuarı’ndan James Gimzewski tarafından geliştirildi. Bu moleküler abaküs, mikroskobik bir yiv boyunca hareket ettirilebilen 10 karbon 60 atomundan oluşuyor.

İlk sayısal mekanik hesap makinesi, 1642’de Blaise Pascal tarafından geliştirildi. Pascal, toplama işlemi yapabilen bu makineyi vergi tahsildarı olan babasına yardımcı olmak için tasarlamıştı.1672’de Gottfried Wilhelm von Leibniz daha gelişmiş bir hesap makinesi icat etti. Bu makine toplama ve çarpma yapabiliyordu. Pascal hesap makinesini vergi memuru olan babasına yardımcı olmak için geliştirmişti. Pascal ve Leibniz’in prototipleri pek fazla bir yerde kullanılmadı ve o dönemde bu makinelere tuhaf şeyler olarak bakıldı. Bir yüzyıl kadar sonra Thomas de Colmar, toplama, çıkarma, çarpma, bölme işlemlerini yapabilen ilk başarılı mekanik hesap makinesini icat etti. Bunu, başka mucitler tarafından geliştirilen daha da gelişmiş masaüstü hesap makineleri izledi. 1890’lı yıllarda şu gelişmeler sağlandı:

-Kısmi sonuçların toplanması

-Eski sonuçların depolanması ve otomatik olarak yeniden girilmesi (bir hafıza işlevi)

-sonuçların yazdırılması

Bunların hepsi elle ayarlamayı gerektiriyordu ve bu özelliklerin geliştirilmesindeki temel amaç, ticari kullanım alanlarıydı.

Thomas de Colmar’ın hesap makinesi, ticari uygulamaları yüzünden büyük ilgi gördü ve onu başka mucitler de izledi.

BABBAGE’NİN ÇAĞI

İngiliz mucit Charles Babage, genellikle ilk otomatik dijital bilgisayarı ortaya atan kişi olarak kabul edilir.1830’lu yıllarda Babbage kendi hesaplamalarına dayanarak aldığı kararlara göre temel matematiksel işlemleri kullanmayı hedefleyen, analitik makine (analitical engine) adını verdiği mekanik bir cihaz planladı. Babbage’nin planları modern dijital bilgisayarların temel öğelerinin çoğunu içeriyordu.

Bu makinenin planları, 50 basamağa kadar rakamlarla çalışabilmek ve bir 1.000 basamak civarında bir depolama kapasitesine (bellek) sahip olacak şekilde tasarlanmıştı. Yerleşik işlemlerin modern genel amaçlı bilgisayardaki her şeyi içermesi öngörülüyordu; buna, komutların sadece programlandıkları sıraya değil, herhangi bir sırayla çalıştırılmasını sağlayan “koşullu denetim aktarımı yeteneği” de dahildi.

Analitik makine delikli kartları (punched card) kullanacaktı ve bu sayede farklı okuma istasyonlarından makineye giriş yapılabilecekti. Makinenin buhar gücüyle otomatik olarak çalışacağı ve sadece bir kişiye gerek duyacağı öngörülmüştü.

Ancak Babbage’in cihazı asla tamamlandı ve bir yüzyıl kadar sonra Babbage’in notları yeniden keşfedilene kadar unutuldu. Ancak analitik makinesinin planları ve prensipleri, Babbage’in “Bilgisayarın Babası” payesini almasına yetti. Meraklısı için küçük bir not düşeyim: “Mekanik bilgisayarlar yüzyıl kadar önce gelseydi ne olurdu” diye merak edenler, William Gibson ve Bruce Starling’in birlikte yazdığı “The Difference Engine” isimli k,tabı edinebilir. Kitabın ayrıntıları için www.amazon.com adresinde arama yapabilirsiniz. Maalesef bu kitap henüz Türkçe’ye çevrilmedi. Babbage’in Analitical Engine’den önce tasarladığı Difference Engine (fark makinesi) adını verdiği mekanik cihaz. 20 basamak kapasitesinde ve matematik problemlerini çözebilecek bir cihaz olması tasarlanmıştı. Babbage’in döneminden oldukça sonra,1991’de gerçekleştirilen bir projede tamamlanan bir fark makinesi, çalışır hale getirildi ve Londra Bilim Müzesindeki yerini aldı. 1850 ve 1900 arasında matematiksel fizik alanında büyük gelişmeler yaşandı; bunun sonucunda gözlemlenebilir dinamik olayların çoğunun diferansiyel denklemler tarafından tanımlanabileceği keşfedildi (yani olaylarının çoğu bir denklemle ölçülebilir veya tanımlanabilir). Neticede, bu denklemlerin hesaplanmasının kolaylaşması büyük önem kazandı. Buhar gücünün kullanımı, üretimin, taşımacılığın ve ticaretin gelişmesini sağladı ve pek çok mühendislik başarısının yaşandığı bir dönemi başlattı. Demir yollarının, buharlı gemilerin, tekstil fabrikalarının ve köprülerin yapılması için gereken, ağırlık merkezi, eylemsizlik momenti, gerilim dağılımı gibi değerlerin hesaplanabilmesi içim diferansiyel hesaplamalara ihtiyaç arttı. Bir buhar kazanından elde edilen gücün hesaplanması bile matematiksel entegral hesabını gerektiriyordu. Bu yüzden, çok sayıda tekrarlanan hesaplamalar yapabilecek bir makineye duyulan ihtiyaç daha arttı.

NÜFUS SAYIMI VE IBM

ABD’de nüfusun giderek artması ve her nüfus sayımında daha fazla soru sorulması, toplanan verilerin değerlendirilmesini giderek daha uzun bir işlem haline getiriyordu. İşleme metotlarında bir gelişim sağlanmadıkça, 1890 nüfus sayımı verilerinin 1900 sayımından önce değerlendirilemeyeceği anlaşıldı. (Bu arada bizim nüfus sayımının sonuçları ne zaman gelir acaba?). 1890 ABD genel sayımındaki verilerin değerlendirilmesine yardımcı olacak veri işleme ekipmanı ihalesini, Herman Hollerith kazandı. Hollerith, insan müdahalesi gerekmeden kartlara delinerek kodlanmış bilgileri otomatik olarak okuyabilen cihazlar geliştirdi. Bu sayede, okuma hataları önemli ölçüde azaldı, iş akışı arttı ve daha da önemlisi delikli kartlar (punch card) yığınlar halinde kullanılarak neredeyse sınırsız kapasitede bir depolama elde edilebiliyordu. Ayrıca farklı kart yığınlarında farklı problemler depolanarak, bunlara gerek duyulduğunda erişim sağlanabiliyordu. Hollerith’in firması, Hollerith Tabulating Company, 1914’te kurulan Calculating-Tabulating-Recording (C-T-R) isimli firmayı oluşturan üç firmadan biri oldu. C-T-R’ın adı 1924’te IBM olarak değişti. Bu avantajlar diğer firmaları da cezbetti ve IBM, Remington, Borroughs ve başka firmalar tarafından delikli kartlar kullanan bilgisayarlar geliştirildi. Bu bilgisayarlar, elektrik gücü mekanik hareket tarafından sağlanan (örneğin, bir besleme makinesinin pedalının çevrilmesi) elektro-mekanik cihalardan yararlanıyordu. Bu tür sistemlerin becerileri şunlardı:

-Belirli bir sayıda kartın otomatik olarak beslenmesi

-Toplama, çarpma ve sıralama

-sonuçların kartlara delinerek kodlanması Günümüzün bilgisayarlarıyla kıyaslandığında, bu makineler son derece yavaştı;genellikle dakikada 50-220 arasında kartı işleyebiliyorlardı ve her kart yaklaşık 80 desimal sayı (karakter) alabiliyordu. Ancak o zaman için, delikli kartlar son derece büyük bir atılımdı. Giriş/çıkış (I/O) işlemleri ve büyük ölçekli bellek depolaması için bir imkan sağladılar. İlk kullanımlarından sonra 50 yıldan daha uzun bir süre boyunca, kart delme makineleri dünyadaki ticari ve bilimsel amaçlı bilgiişlem işlemlerinin büyük bir kısmını gerçekleştirdiler.

ELEKTRONİK DİJİTAL BİLGİSAYARLAR

Amerikalı matematikçi ve fizikçi John v. Atanasoff, ilk elektronik dijital bilgisayarı geliştiren kişi olarak tarihe geçti. Bu bilgisayarı 1939-1942 arasında öğrencisi Clifford E. Berry’nin yardımıyla tamamladı ve Atanasoff-Berry Computer (ABC) adını verdi. Bu bilgisayarda vakum tüpleri kullanılıyordu ve fizikte kullanılan lineer denklem gruplarını çözmek için geliştirilmişti. Atanasoff’un bilgisayarı hakkında daha fazla bilgiyi şu adreste bulabilirisiniz:

http//www.scl.ameslab.gov/ABC/

İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması, özellikle askeri alanda büyük bir bilgisayar kapasitesine ihtiyaç doğurdu. Yeni geliştirilen silahlar için menzil tablolarına ve diğer temel verilere gerek duyuluyordu. 1942’de John P. Eckert, John W. Mauchly ve pennsylvania üniversitesi Elektrik mühendisliği’ndeki meslektaşları bu işi gerçekleştirebilecek yüksek kapasiteli bir elektronik bilgisayar geliştirmeye karar verdi. Bu makine ENIAC (Electrial Numerical Integrator And Calculator; elektrikli nümerik birleştirici ve hesaplayıcı) adıyla tanındı. Amerikan ordusu tarafından finanse edilen proje, 487.000 dolara mal oldu. Yani alabileceğiniz en pahalı bilgisayar bile bu fiyatın yanında kelepir kalır! ENIAC’ın nümerik “kelimeleri” 10 desimal basamaktan oluşuyordu ve 10 basamaklı iki sayıyı, her sonucu belleğinde depolanan bir çarpım tablosundan bularak, 300 işlem/saniye hızında çarpabiliyordu.

ENIAC, önceki kuşağa ait röleli bilgisayarlara göre 1000 kat daha hızlıydı. ENIAC’ta 18.000 vakum tüpü vardı, 167 metre kareyi kaplıyordu ve 180.000 Watt elektrik tüketiyordu. Bir kart okuyucuya/deliciye, 1 çarpıcıya, bir bölücü/karakök hesaplayıcıya ve 20 toplayıcıya sahipti. Bir programı oluşturan çalıştırılabilir komutlar, ENIAC’ın ayrı birimlerinde tutuluyordu; bunlar birbirine bağlanarak veri akışı için bir yol oluşturuluyordu. Bu bağıntıların ve önceden ayarlanmış işlev tablolarının sviçlerin her hesaptan sonra tekrar ayarlanması gerekiyordu. Bu bağıntı değiştirme tekniği son derece kullanışsızdı ve ancak biraz geniş bir bakış açısıyla ENIAC’ın programlanabilir olduğu söylenebilirdi. Her şeye karşın, tasarım amacını oluşturan belirli belirli programların çalıştırılmasında verimliydi.

ENIAC, ilk başarılı yüksek hızlı elektronik dijital bilgisayar olarak kabul ediliyor ve 1946 –1955 arasında kullanıldı. Ancak 1971’de ENIAC’ın temel dijital kavramlarının John V. Atanasoff’un 1930’da geliştirdiği bir bilgisayardan çalındığı iddiası ortaya atıldı (bu bilgisayardan az önce bahsettik). 1973’te mahkeme Atanasoff’un lehinde karar verdi ve ilk dijital bilgisayarın babasının atanasoff olduğunu açıkladı.

II.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla ve gelişmiş uçaklar gibi çok sayıda saldırı aracının gelişmesiyle birlikte, bilgi işleme duyulan ihtiyaç da bir anda arttı. Uçaksavarlara bağlanmak üzere izleme ve nişan alma amaçlı röleli makineler daha da geliştirildi. Ancak, en büyük eksiklik kara ve deniz topları için “ateşleme tablolarının” bulunmamasıydı. Bu yüzden ABD’de üretilen ilk hesap makinelerinin amacı, bilimsel veya askeri problemleri tümüyle çözmek değil, Babbage’in Fark Makinesi (Difference Engine) gibi bu tabloları üretmekti.

İlk büyük ölçekli, genel amaçlı elektromekanik hesap makinesi Harvard Mark I geliştirildi. 1930’ların ortalarında Howard Aiken tarafından tasarlanan Mark I (ASCC adıyla tanınır), 1944 yılında Harvard Üniversitesi ve IBM işbirliğiyle üretildi. ABD Donanması tarafından sponsorluğu yapılan bu makinenin, matematiksel tabloların ve nevigasyon tablolarının öğelerini hesaplaması hedeflenmişti.Bu, depolanan program kullanan bir makine değildi, komutları içeren bir kağıt şerit tarafından idare ediliyordu.

Bu arada ilginç bir not düşelim.İlk bilgisayar bug’ının nerede görüldüğünü biliyor muydunuz? Bilgisayar terminolojisinde program hataları için kullanılan “bug” kelimesinin kökeni gerçekten bir böceğe dayanıyor! Harvard Üniversitesinde 1. Dünya Savaşı’ndan kalma geçici bir binada Mark II Bilgisayarı üzerinde çalışan programcı Grace Murray Hopper, ilk bilgisayar bug’ını (böceğini) bir rölenin içinde ölü bir halde buldu. Böceği aldı ve bilgisayarın kayıt defterine yapıştırdı, bundan sonra makine durduğunda (ki bu çok sık oluyordu), Howard Aiken’e “böcek ayıkladığını” (bildiğiniz, debugging) söylemeye başladı. Bu böcek, bugün Smithsonian İnstitution’ın Amerikan Tarihi Müzesinde duruyor.Bug ve debugging kavramları daha öncede kullanılmıştı. (belki de Edison tarafından), ancak bu kavramın bilgisayarlara ilk uygulanışı bu böcekle gerçekleşti.

ENIAC’ın başarısından etkilenen matematikçi John Von Neumann, 1945’de bir bilgisayarın son derece basit ve sabit bir fiziksel yapıya sahip olmasının gerektiğini açıklayan bir makale yayınladı. Bu makaleye göre, bilgisayar birimi üzerinde herhangi bir değişiklik yapılması gerekmeksizin, doğru programlanmış kontrolle her tür hesaplamanın yapılabilmesi gerekiyordu. Bu Macar asıllı Amerikalı matematikçi, ayrıca kuantum fiziği, mantık ve meteoroloji dallarına da önemli katkılarda bulundu. Özellikle Neumann’ın “Oyun Teorisinin” iktisat bilimi üzerindeki etkisi büyüktür. Von Neumann, pratik ve hızlı bilgisayarların nasıl tasarlanacağına ışık tuttu. Genel olarak, “depolanan program teknikleri” adı verilen bu düşünceler, yüksek hızlı dijital bilgisayarların temelini oluşturdu ve evrensel kabul gördü.

Depolanan program teknikleri, bilgisayar tasarım ve işlevlerinin pek çoğunu içeriyordu. Bu özellikler bir araya geldiğinde, son derece yüksek hızlı işlemlerin yapılması mümkün hale geliyordu. Saniyede 1000 işlemin ne anlama geldiğini düşünürsek bunun önemini daha iyi anlayabiliriz. Bir programdaki komutların arka arkaya girilmesi gerekseydi, hiçbir insan programcı bilgisayarı meşgul etmeye yetebilecek hızda komut giremezdi.

Bu yüzden, hesaplamaların nasıl yapılacağına bağlı olarak, çalıştırılan programın bazı kısımlarının (altprogram veya subroutine) defalarca kullanılması için bazı düzenlemelerin yapılması gerekir. Ayrıca bir hesaplama sırasında gerektiğinde komutların değiştirilebilmesi de son derece faydalı olur. Von Neumann, “koşullu kontrol aktarımı”adı verilen özel bir makine komutu tipi yaparak bu iki ihtiyacı karşılamayı başardı. Bu sayede, program dizisi herhangi bir noktada durdurulup tekrar başlatılabiliyor ve tüm komut programları verilerle aynı depolama biriminde saklanabiliyordu. Böylece, gerektiğinde komutlar da verilere benzer bir şekilde aritmetik olarak değiştirilebiliyordu.

Bu tekniklerin sonucunda, bilgiişlem ve programlama çok daha hızlı ve esnek bir hal aldı. Artık sık kullanılan altprogramların her yeni program için tekrar yazılması gerekmiyordu: Bunlar “kütüphanelerde” tutularak sadece gerektiğinde belleğe yükleniyordu. Bu sayede, bir programın büyük bir kısmı bir altprogram kütüphanesiyle yapılabiliyordu.

Genel amaçlı bilgisayar belleği, uzun bir hesaplamanın tüm parçalarının tutulduğu, üzerinde parça parça çalışıldığı ve birleştirilerek sonucun oluşturulduğu konum haline geldi. Bu teknikler, sağladıkları avantajlar açıklık kazanır kazanmaz, standart bir uygulama haline geldiler.

Bu gelişmelerin avantajlarından yararlanan ilk modern programlanabilen elektronik bilgisayarlar 1947’de üretildi.Bu bilgisayar grubunda, herhangi bir bilgi parçasına neredeyse sürekli erişim sağlayan RAM (Random Access Memory; rasgele erişimli bellek) bellek birimleri kullanıldı. Bu bilgisayarlarda delikli kart (punched card) veye delikli bant giriş/çıkış (I/O) aygıtları vardı, bellekleri 1000 kelime kapasitesindeydi ve 0,5 mikrosaniyelik erişim süresine sahipti.Bazıları çarpma işlemlerini 2 ila 4 mikrosaniye arasında yapabiliyordu. Boyları fiziksel olarak ENIAC’a göre çok daha küçüktü: Bazıları büyük bir piyano boyundaydı ve sadece 2.500 elektron tüpü kullanıyordu. Birinci kuşakta program depolayabilen bilgisayarlar çok fazla bakım gerektiriyordu ve yüzde 70 ila 80 arasında güvenirliğe sahipti. Bu bilgisayarlar 8-12 yıl kadar kullanıldı.Genellikle makine dilinde programlandılar, ancak 1950’lerin ortalarında ileri düzeyde programlama alanında önemli gelişmeler yaşandı. Bu bilgisayar gurubundaki EDVAC ve UNIVAC, ilk ticari bilgisayarlardı. İlk UNIVAC bilgisayarı, ilk müşterisi ABD Nüfus Sayımı Dairesine 1951’de teslim edildi. ENIAC’a göre çok daha hızlı tasarımı sayesinde, on basamaklı sayı çiftlerini yaklaşık olarak saniyede 100.000 işlem hızında toplayabiliyordu. UNIVAC’ın iç işleyişindeki saat frekansı 2.25 MHz’di.Bir süre sonra, bu hatırlı müşteri için UNIVAC’a saniyede 40.000 ikilik sayı (bit) hızıyla veri besleyebilen bir dijital manyetik teyp kayıt birimi geliştirildi. Kısa bir süre zarfında, Unıvac dijital elektronik bilgisayar sistemleri pazarının büyük bir kısmını ele geçirdi.

1950’LERDEKİ GELİŞMELER

50’li yılların başlarında iki önemli icat bilgisayar donanımlarını çok daha güvenilir ve kapasiteli bir hale getirdi: Bu icatlar manyetik çekirdek, bellek ve transistördü. Bu icatlar kısa sürede dijital bilgisayarların yeni modellerindeki yerini aldı. 1960’lı yıllarda RAM kapasiteleri 8.000 kelimeden 64.000 kelimeye çıkarken, erişim süreleri de 2-3 milisaniyeye kadar düştü. Bu tipte makineleri değil satın almak, kiralamak bile programlamanın maliyeti yüzünden çok pahalıyı. Bu tipte bilgisayarlar, genellikle çok sayıda programcıya ve destek personeline sahip, hükümette, endüstriye ve araştırma merkezlerine ait laboratuarlarda bulunuyordu.Bu durum mevcut yüksek potansiyelin paylaşılmasını saylayan çalışma modlarının ortaya çıkmasını sağladı. Bu tür modlardan biri, problemlerin nispeten basit bir depolama ortamında bilgisayara girilmeye hazırlandığı işlemeydi. Genellikle manyetik tamburlar, diskler veya teypler kullanılıyordu. Bilgisayar bir problemi hallettiğinde, tüm problemi (yani programı ve sonuçlarını), bu depolama çevre birimlerinden birine “dökerek” yeni bir probleme geçiyordu. Güçlü ve hızlı makinelerde kullanılan bir diğer çalışma modu zaman paylaşımı adındaki bir moddu. Zaman paylaşımında, bilgisayar çok sayıda işi sanki diğer işler hiç yokmuşçasına hızla arka arkaya işliyor, bu sayede tüm “müşterileri” memnun tutuyordu. Bu tür işletim modları, çeşitli işlerin yönetimi için karmakarışık çalıştırılabilir programlar gerektiriyordu.

İlk bilgisayarlar küçük dahili belleğe ve genellikle manyetik teyp kullanan yavaş harici belleğe sahipti. Bu bellek türünün yerini önce manyetik tamburlar, sonra çekirdek bellek aldı. 1957 yılında IBM 305 RAMAC ile birlikte ilk sabit disk bellek sistemi ortaya çıktı.

Üç yıllık çalışmanın sonucunda, Backus ve arkadaşları IBM 704 için ilk FORTRAN derleyicisini yaptılar ve neredeyse anında ilk hata mesajıyla karşılaştılar: Bunun nedeni, yazdıkları programda bir GOTO deyiminden sonra virgülü unutmuş olmalarıydı.

Böylece programlama dillerinde büyük bir adım atıldı: Sadece özel olarak yetişmiş programcıların problemleri çözebildiği bir dünyadan, problemlerle karşılaşan kişilerin kendi çözümlerini yapabilecekleri bir dünyaya geçildi.

Pek çok geliştirici firma süper-bilgisayarlara yönelirken, IBM küçük ölçekli kullanım için iki modelini duyurdu: işletme kullanıcıları için IBM 1401 ve bilim adamaları için IBM 1620. 1401, küçük üniversiteler ve yüksekokullar için en popüler bilgisayar haline geldi ve 1620’de pek çok öğrenciye ilk bilgisayar denetimini yaşattı. Her iki makinede de 20-40 KB’lık, “kelime” sınırları programcı tarafından tanımlanabilen ve bu sayede “sınırsız doğruluk” sağlayabilen karakter yönelimli çekirdek bellek kullanılıyordu. Her iki makine de, ikilik toplayıcılar yerine ondalık tablo kullanan bir aritmetik birim tarafından destekleniyordu.

Entegre devrelerin ve mikroişlemcilerin ortaya çıkması, bilgisayar sistemlerinin çok daha kapasiteli ve düşük fiyatlı olmasını sağlandı. Bilgisayarlar daha fazla alanda yer buldu ve kısa bir süre sonra da kişisel bilgisayar devrimi başladı. Bu yazımızda 60-79 yıllarının bilgisayarla ilgili önemli olaylarını göreceğiz.

1960’ların başında büyük üniversitelerin çoğu bir bilgisayara sahip olmuştu. Tüplü (lambalı) bilgisayarlar yerini hızla ikinci kuşak transistörlü bilgisayarlara bırakıyordu. Ancak bilgisayara programın aktarılması hala delikli kartlarla yapılıyordu. Bu arada ilginç bir not düşelim: Türkiye’de kullanılan ilk bilgisayar, Karayolları Genel Müdürlüğü’nde 1960 yılında hizmete giren ve 12 yıl boyunca kullanılan bir IBM 650’ydi.

Karayolları Genel Müdürlüğü’nde 1960 yılında hizmete başlayan ve 12 yıl boyunca kullanılan IBM 650, birinci nesil, lambalı bir bilgisayardı.

Fairchild Corporation’ın 1961 yılında ilk entegre devreyi çıkarmasıyla bilgisayarlar yeni bir döneme girdi. Böylece, transistörlü bilgisayarlar da dönemini kapattı ve yerlerini entegre devreli bilgisayarlara bırakmak üzere sahneden çekilmeye başladı. Fairchild’ın ilk entegreyi üretmesinden altı yıl sonra 1967 yılında, entegre devre teknolojisini kullanan bilgisayarların üretilmesiyle üçüncü kuşak bilgisayarlar yaşama geçti.

Eskiden monitör veya süpervizör programları adı verilen işletim sistemleri kullanıcıların bilgisayarlardan elde edeceği verimi artırmak için tasarlanmıştı. Ancak kullanıcılar bilgisayarları tanımamaktan kaynaklanan bir çekingenlik yaşıyordu (bazı şeyler hiç değişmiyor). Bu problemi çözmek ve bilgisayarların kontrolünü kullanıcılara geri vermek amacıyla MIT’den Fernando Corbato, IBM 7090/94 için CTSS’i (Compatible Time Sharing System) geliştirdi. Bu ilk zaman paylaşımı sistemiydi ve aynı zamanda bir bilgisayara uzaktan erişimin ilk örneğiydi. Zaman paylaşımını biraz açalım: Bu, çok sayıda kullanıcının bir tek işlemci, paralel veya herhangi bir sayıdaki işlemciler üzerinde aynı anda çok sayıda iş yapabilmesini sağlar. Yani bugün multitasking (çok-görevlilik) dediğimiz şeyin çok sayıda kullanıcılı versiyonuydu.

Assembly gibi makine diline daha yakın olan programlar yerine, giderek daha fazla gündelik konuşma diline benzeyen programlama dilleri geliştiriliyordu. Bu dönemde pek çok programlama dili geliştirildi, ancak ilk işe yönelik standartlaşmış bilgisayar programlama dili payesini COBOL (Common Business Oriented Language) kazandı. 1960-1980 arasında 20 yıl boyunca COBOL en fazla program yazılan dil oldu. Aynı sene, matematiksel dillerin ikincisi ALGOL 60 geliştirildi. Programcılar tarafından pek fazla kullanılmasa da, ALGOL 60 bundan sonraki pek çok programlama dilinin kavramsal temelini oluşturdu.

İngiltere’de Manchester Üniversitesi’nde Atlas bilgisayarı hizmete girdi; bu, sanal belleği (virtual memory) ve sayfalamayı (paging) kullanan ilk bilgisayardı. Atlas döneminin en güçlü bilgisayarıydı ve Mark 1’den 2400 kat güçlüydü. Tahmin edeceğiniz gibi, en güçlü ve en hızlı bilgisayarı yaratmak için bir yarış başlamıştı.

En güçlü bilgisayarı yaratma yarışında Manchester Üniversitesi’nde Atlas ortaya çıktı. Bu sanal belleği kullanan ilk bilgisayardı.

1963 yılında bilgisayar endüstrisinde kullanılan öğelerin standartlaştırılması önem kazanmaya başladı ve bilgi alışverişi için bir kod standardı (ASCII) önerildi. Bu sayede, bilgisayarların veri alışverişi yapabilmesi için ilk kez bir yol belirlendi, ancak bu standardın yaygınlaşması için tam 15 senenin geçmesi gerekti.

ASCII karakter seti sayesinde bilgisayarların veri iletişimi için bir standart geliştirildi. Ancak yaygın kabul görmesi için çok uzun süre beklemek gerekti.

1959’da Douglas Engelbart modern etkileşimli çalışma ortamına öncülük etmek için bir araştırma merkezi kurmuştu. 1960’ların ortasında, insanların bilgisayarları kullanarak daha verimli olmasını sağlayacak yazılım ve donanımları geliştirmek üzere NLS’i (On Line System) geliştirdi. NLS, bilgi çalışanı/kurumu alanında araştırma için deneysel bir araçtı. NLS’te geliştirilen orijinal fikirler arasında ilk hypertext sistemi (evet, Web’in temelini oluşturan bağlar) ve video-konferans da vardı. 1964’te “fare” yi geliştirdi. Bunu iki boyutlu düzenleme, pencere kavramı, dosyalar arasında düzenleme, uzak yordam çağrısı, yazılarla resimlerin bir arada kullanıldığı dosyalar, yapısal doküman dosyaları ve daha pek çok gelişme izledi. Zamanının ötesindeki pek çok insan gibi, Engelbart’ın çalışmaları da zamanında büyük ilgi görmedi. Örneğin farenin yerini bulması için, on beş yılın geçmesi ve PC’nin geliştirilmesi gerekti. Engelbart’ın çalışmaları ilginizi çektiyse, www.bootstrap.org adresinde daha fazla bilgi bulabilirsiniz.

Engelbart’ın On Line System iş istasyonunu görüyorsunuz. Sağ tarafta gördüğünüz şey ilk fare.

1960’ların ortalarında jet uçakları ve Boeing havayollarında bir devrim yarattı. Ancak geleneksel rezervasyon yöntemleri havayolları için uygun değildi. CTSS sistemiyle uzaktan erişimin sağlanmasından sonra, IBM ilk büyük ölçekli, gerçek zamanlı rezervasyon takip sistemi SABRE’i American Airlines’a sattı. Bunu diğer havayolu firmaları da izledi.

1964 yılında IBM uyumlu makine ailesinin ilk üyesi System/360 çıktığında bilgisayar dünyasında pek çok şey değişti. IBM’in bilimsel ve iş bilgisayarı serilerini birleştirmesi, ileride uyumluluk sözü vermesi iş dünyasının bilgisayarlarla ilgili genel kanısını büyük ölçüde değiştirdi.

IBM/360, IBM’in uyumluluk vadeden bilgisayar serisinin ilk ürünüydü ve iş dünyasının bilgisayarlara bakışını önemli ölçüde değiştirdi.

Arthur C. Clarke, 1968 yılında Stanley Kubrick tarafından filmi çekilen “2001: Bir Uzay Macerası” romanında, HAL isimli yapay zeka bilgisayarını okurlarına sundu. Bu bilgisayarın adı, aslında IBM’e gönderme taşıyordu (alfabede IBM isminden bir önceki karakterleri kullanmıştı).

1969 yılında ARPAnet çalışması başladı. Bu çalışma, günümüzün Internet’ini yaratacak tohumları attı. 1965 yılında, Multics isimli bir zaman paylaşımlı sistemin geliştirilmesi için MAC isimli bir proje başlatıldı. Geliştirme ortamı olarak GE 600 makineleri seçildi ve MIT, GE ve Bell Laboratories proje üzerinde ortaklaşa çalışmaya başladı. Ancak 1969 yılında Multics projesinin çalışmalarından ve GE600 serisi makinelerinden hayal kırıklığına uğrayan Bell, MAC projesinden çekildi. Proje üzerinde çalışan Dennis Ritchie ve Ken Thompson, çok sayıda kullanıcı yerine bir tek kullanıcı üzerinde odaklanarak kendi işletim sistemlerini yazmaya başladılar ve bu işletim sistemine UNIX adını verdiler. 1991 yılında UNIX, dünya üzerinde en çok kullanılan çok kullanıcılı işletim sistemi haline gelmişti. Örneğin günümüzde adını sıkça duyduğumuz Linux da bir UNIX türevidir.

1970’ler

1970’lerin trendi, son derece pahalı ve tek amaca hitap eden bilgisayarlardan, daha ucuz ve daha fazla uygulama alanı olan bilgisayarlara doğru yöneldi. 1971 yılında iki önemli ürün piyasaya sürüldü: İlk mikroişlemci ve disket sürücü. İlk mikroişlemci, Intel firması tarafından çıkarılan Intel 4004’dü ve bir Japon firmasının bir hesap makinesi çipi üretmesi talebi üzerine geliştirilmişti. Intel’den Marcian Hoff, özel bir hesap makinesi çipi geliştirmektense, bir çipte yer alan bir bilgisayar geliştirmenin daha kolay olacağına karar vermişti. IBM ise ilk 8 inçlik disket sürücüyü geliştirdi. Bu iki ürün bilgisayar dünyasını derinden etkiledi.

İlk ticari mikrobilgisayarlar ortaya çıktı. Mikrobilgisayarların tarihini eğlenceli bir şekilde öğrenmek için bu sayıdaki ‘Emülatörler’ yazıma bakabilirsiniz. Emülatörler, bu eski bilgisayarları PC’nizde çalıştırmanızı (daha doğrusu taklit etmenizi) sağlayan programlar. Bu sayede, mikrobilgisayarların çoğunu deneme fırsatını yakalayacaksınız.

Intel’in 4004 işlemcisi, bir tek çip üzerinde yer alan bir bilgisayardı ve bilgisayar dünyasını kökten değiştirdi.

Intel’in 4004’ü izleyen mikroişlemcisi 8080 oldu (1974). İşin ilginç tarafı, Altair’den başlayarak çeşitli bilgisayarlarda kullanılan bu işlemci aslında trafik ışıklarını kontrol etmek için geliştirilmişti. Aynı sene Zilog firması, Z80 işlemcisini çıkararak Intel’le rekabete başladı. Mikrobilgisayarlar konusundan diğer yazımda yoğun şekilde bahsettiğim için, bilgisayar tarihinde mikrobilgisayarların yeri için emülatörleri konu alan diğer yazıma bakabilirsiniz. 70’li yılların ortalarından itibaren çok sayıda mikrobilgisayar geliştirildi ve tüketicilerin beğenisine sunuldu. Pek çok eve bilgisayarın girişi ve sokaktaki adamın bilgisayarlarla tanışması, anabilgisayarlara ve minibilgisayarlara kıyasla düşük fiyatlara sahip olan mikrobilgisayarlar sayesinde olmuştur. Bu açıdan, bir pazarın oluşmasına ve bilgisayar endüstrisinin gelişmesine katkıları büyüktür. Bill Gates’in ve Paul Allen’ın ilk işlerinin 1975 yılında ilk ticari mikrobilgisayar Altair için bir BASIC derleyicisi yazmak olduğunu da belirtelim.

Hemen tüm mikrobilgisayarlar BASIC dilini destekliyordu. Bilgisayarların ‘yararlı’ olabileceğini gösteren bazı uygulama programları da piyasaya çıktı. Bunların arasında ilk hesap tablosu (speadsheet) uygulaması olan Visicalc en kayda değerleridir. Visicalc’ın büyük başarısı üzerine, Wordstar isimli bir kelime işlemci mikrobilgisayarlarda boy gösterdi.

Bu dönemde Seymour Cray, Cray I ile modern süperbilgisayar trendini başlattı. Günümüzde bile bilgisayarlarda süper-performansın tanımlanması için, değerlendirme ölçüsü olarak Cray bilgisayarı belirtilir. Günümüzde de dünyanın en güçlü süper bilgisayarlarını sunan Cray hakkında daha fazla bilgi için www.cray.com adresini ziyaret edebilirsiniz.