Türk Adının Anlamı

sobtj8

Tarih kaynaklarının ortaya koyduğuna göre en eski uluslar içinde Türkler ön sırada gelmektedir. Milattan önce beşinci ve dördüncü yüzyılda ilk Türk boylarının ortaya çıkması ve ilk Türk devletlerinin kurulması Türklerin iki bin beş yüz yıldan bu yana tarih sahnesinde var olan bir ulus olduğunu doğrulamaktadır. Tarihin ilk çağlarından yirminci yüzyılın son yarısına kadar Türkler birçok devlet kurmuştur. İlk kurulan Türk devleti milattan önce 4. yüzyılda ortaya çıkan Saka-İskit İmparatorluğu’dur. Son kurulan Türk devleti ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir. İki bin dört yüz yıl ara ile kurulan bu devletlerin arasında kalan sürede Türkler birçok devlet kurmuş ve yönetmişlerdir. Bu devletler bazen birbirinin arkasından gelmiş, bazen de beraber yaşamışlardır. Türklerin kurduğu devletlerin çoğunluğu sağlam sosyal ve siyasal kurumlara dayanmış olmalarına rağmen, bazılarının kısa ömürlü oluşları, çeşitli açılardan üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Bu genel sorunun çözümünü Türk ulusunun ana karakterinde, özelliklerinde ve doğaldır ki kurduğu devletlerin temel felsefelerinde, yönetim sistemlerinde aramak gerekmektedir. Türklerin yirmi beş yüzyıllık tarihleri bu açılardan incelenmedikçe ve bilimsel veriler en son bulgularla irdelenmedikçe kesin sonuçlara varabilmek son derece zordur.

Tarihin her döneminde bir devlet kuran Türkler, yirminci yüzyılda Cumhuriyet rejimine kavuşmuşlardır. Türk tarihi incelendiği zaman kurulan tüm devletlerin genellikle soy, aile ve hanedan temeline dayandığı görülmekte ve bu hanedanların yıkılmasıyla, ailelerin ortadan kaldırılmasıyla devletler de yok olup gitmektedir. En son imparatorluk olan Osmanlı İmparatorluğu bile bir hanedana dayanmakta ve içinde çeşitli ulusları barındırmaktaydı. Osmanlı soyu, İmparatorluğun temel öğesi olarak devletin çatısını oluşturuyordu. Nitekim Osmanlı Hanedanı’nın çöküşü ile beraber İmparatorluk da tarihin derinliklerine gömülmüştür. Türk devletlerinin çok sayıda oluşunun en büyük nedeni, hepsinin soylara ve hanedanlara dayanması ve hiçbirinin ulusal bir devlet olmayışıdır. Aynı ülke veya toplum üzerinde egemenlik sağlayan bir başka sülale hemen baştaki soyu aşağı indirmekte ve kendi egemenliğini ilan ederek kendi adı ile anılan yeni bir devlet kurmaktaydı. Belirli bölgelerde etkin olan aileler bazen merkezden kopmakta ve kendi bölgelerinde yeni bir devlet oluşturmaktaydılar. Türkler eski dönemlerde kendi ulusal devletlerini kurabilseydiler, Türk devletlerinin sayısı bu kadar çok olmazdı.

Tarihte Türklerin kaynağına inildiği zaman, dört bin yıl öncesinin Orta Asya’sına kadar gitmek gerekir. Elde edilen bulgulara göre, Türkler beyaz ve brakisefal, yani geniş kafa yapısına sahip olan bir ırktır. Arkeologların “andronova insanı” dedikleri bu tipin kalıntılarına Orta Asya’da rastlanılmaktadır. Bu ırk, çevresindeki ülkelerde yaşayan dolikesefal, yani uzun kafalı ırklardan kesin çizgilerle ayrılmaktaydı. Sözü edilen proto-Türkler, Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasındaki geniş ülkede, bugünkü Çungarya’da yani Doğu Türkistan’ın kuzey kesimlerinde yaşıyorlardı. Bölgenin konumu nedeniyle proto-Türkler ülkelerinin dört bir yanına doğru genişleme eğilimleri göstermekteydiler.

Bu ırk, avcı ve savaşçı bir kavimdi. En kutsal hayvan olarak kartalı kabul ederlerdi. Dağlık bölgelerde yaşayan kavimlerde görülen kartal hayranlığı proto-Türklerde de bulunmaktaydı. Bakırı işlemesini öğrenmişler ve bıçak benzeri aletlerin yapımında kullanmışlardı. Proto-Türk kültürünü temsil ettiği benimsenen Anav’da, bugünkü Türkmenistan’ın başkenti Aşkabad çevresinde ilk kültür tabakasına yaklaşık olarak altı bin yıllık bir geçmiş biçilmiştir. Anav kültürünün dördüncü katı ise milat yıllarına rastlamaktadır. Tarihçiler genel olarak Orta Asya kavimlerinin kültürlerini Anav uygarlığı tabakalarına göre tarihlendirmeye ve bu tabakalarla karşılaştırmaya çalışırlar. Milattan önce iki binlerde Altay’larda uygarlık iyice canlanmakta, çeşitlenmekte ve giderek zenginleşmektedir. Bakırın yanında tunç ve altın işlenmekte, bıçakların yanı sıra yüzük ve bilezik gibi süs eşyası yapılmaktadır. Bu dönemde dünyanın altın merkezi Altaylar görünmekte ve bu endüstriyi proto-Türkler yürütmektedir. Bu kavim sonraki yıllarda Sibirya Ovası’nın güneyine doğru taşmıştır. Milattan önce iki bin yılları kalıntıları Güney Sibirya bölgesinde bulunmuştur. Proto-Türkler göçebe bir kavim olduklarından yerleşik yaşam biçimini ender zamanlarda göstermektedirler.

Proto-Türk sanatında asıl öğe hayvan motifleridir. Bu motifler çok incelikli yöntemlerle işleniyor ve hemen her eşyada kullanılıyordu. Hayvan üslubu göçlerle beraber Kuzey Karadeniz bölgelerine doğru yaygınlık kazanıyordu. Proto-Türkler giderek askeri ve siyasal güç kazanıyor, Moğollar ve Mançular gibi çevrelerinde yaşamakta olan kavimleri egemenlikleri altına alıyorlardı. M.Ö. 1700’lere doğru Çin tarih kaynakları proto-Türkler’den söz etmeye başlarlar. Bunun da nedeni proto-Türk kavimlerinin Çin bölgesini tehdit eder bir duruma gelmeleridir. Türklerin tarih öncesi çağları M.Ö.200’lere kadar uzanmaktadır. Bu yıllarda ortaya Teoman veya Tuman Yabgu adlı bir hükümdar çıkarak çevredeki Türk boylarını bir araya toplar. Tarihte Büyük Türk Hakanlığı denilen büyük ve sürekli Orta Asya İmparatorluğu böylece tarih sahnesine çıkar. Sonraları Oğuz Han denen Mete bu ilk Türk hükümdarı Teoman Yabgu’nun oğludur. Oğuz Han, ilk Türk İmparatorluğu’nun sınırlarını sonraları Pasifik’ ten Hazar Denizi’ne, Sibirya buzullarından Çin ve Kuzey Hindistan’a kadar genişletir, Asya Kıtası’nın yarısından fazlasını egemenliği altına alır. Türklerin bu ilk imparatorluğu başındaki hanedanın adı nedeniyle “Kun” veya “Hun” adıyla anılmaktadır. Başlangıçlarda Türk adı Türkçe konuşan kavimlerden birisinin adı idi. Sonradan bütün Türkçe konuşanlara Türk adı verilmiştir. Sözcüğün anlamı “güçlü” demektir ve ilk başlarda “Türük” olarak söylenmekteydi. Bu sözcük ilk kez M.Ö.1400’lerde Çin belgelerinde geçmektedir. Gene Çin tarihinden öğrenildiğine göre Türkler M.Ö. 700’lerde Çin topraklarını ele geçirmeye başlamışlardır.

Türk tarihinin karanlık dönemlerine ait bulunan izler bazı Türk destanlarına yansımıştır. Ergenekon destanında Türklerin düşmanlarınca küçük bir alana sıkıştırıldıktan sonra çoğalmaları, demir madenini eriterek, dışarı çıkmaları ve dünyaya açılmaları konusu Türk tarihi açısından çok önemlidir. Türklerin birçok kavmi egemenlikleri altına alarak büyük imparatorluklar kurmaları en eski çağlarda bile yabancı ulusların dikkatini çekmiş ve tarih belgelerine geçmiştir. Türk tarihi açısından birinci derece kaynak olan Çin belgeleri Türklerin cihangirlik özelliğini açıklamada gerçekçi davranmış ve bunu günümüze yansıtmıştır. Çinlilere göre Türkleri yabancı kavimlere egemen kılan, onların iyi ata binmeleri yani süvarilik karakterleridir. Atlı Türk ordusu o çağların en ileri ve gelişmiş öğesi olarak en geniş ülkeleri ele geçirebilmiştir. Ayrıca Türklerin demir, bakır ve altın gibi madenlere sahip olmaları ve bunları en ileri biçimlerde işleyebilmeleri de onlara üstünlük kazandırmıştır. Atı ve madenleri iyi kullanabilen Türkler, cihangirlik karakterleriyle de kısa zamanda tüm Asya’ya yayılmışlardır. Bu yayılmalar daha sonraki dönemlerde birçok Türk devletini tarih sahnesine getiren en önemli öğe olmuştur.